Günlerden 19 Şubat… gece rüyamda Tarık Akan’ı görmüştüm.
“Üstünde siyahblazer kravaze bir ceket
vardı ve ben kendisinden ısrarla bu ceketi bana vermesini istemiştim. O da beni
kırmamış ve çıkarıp vermişti. Müthiş sevinmiş ve o sevinçle uyanmıştım”
Sabah
kalktığımda rüyamı arkadaşlarıma anlattım. O gün mahkemeye çıkacağımız için
arkadaşlarım bu rüyamı tahliye olacağıma yorumlamışlardı. Bütün koğuşta
mahkemeye çıkma hazırlıkları başlamıştı. Kimi traş oluyor, kimi takım
elbiseleri ve kravatlarını büyük bir itina ile giymeye hazırlanıyordu. Kapının
mazgal penceresinden gardiyan askerin:
---Mahkemeye çıkacak olanlar hazırlansın !! sesi ile kapı
önünde tek sıraya dizilmiştik. Sırasıyla isimler okunup cezaevinin ana
koridorlarında esas duruşta başımız öne eğik beklemeye başladık. En önden
başlayıp tek sıra halinde hem ellerimiz arkaya kelepçeli ve hem de zincirlerle
birbirimize bağlandık. Sıradaki birinin yere düşmesi ile hepimiz domino taşları
gibi üst üste yıkılıyorduk. Bu sırada dayak ve işkenceler eşliğinde
mahkemelerde nasıl davranacağımızı, söylenenlere uymayanların “ölümlerden ölüm
beğenmeleri” konusunda tehditler savruluyordu.
Askeri araçlara
ayakta istif edilir gibi doldurulduk. Bu araçlar kapkaranlıktı. Nefes dahi
alamıyorduk. Havasızlıktan birçok arkadaşımız baygınlık geçirip düştüğünde
zincirlerle birbirimize bağlı olduğumuzdan üst üste yığılıp kalıyorduk.
Askerlerin jop darbeleri altında ayağa kalkabilmek büyük bir fizik gücü
gerektiriyordu. Mahkemeye vardığımızda ise terden sırılsıklam bir halde soğuk
havada özellikle bekletilip, ardından on kişinin bile ayakta zor sığabildiği
bekleme odalarına otuz-kırk kişi doluşturuluyorduk. Saatlerce duruşma sıramızın
gelmesi için bu daracık odalarda ayakta bekletilmek, işkencenin başka bir
türüydü.
Duruşma
sıramızın gelmesi için beklerken yanımıza üzerinde kot pantolon ve krem rengi
bir ceket olan biri getirildi. Beyaz tenli, kapkara gözleri ve oldukça
yakışıklı bir gençti. Tanımıyordum. Ama askerlerden birinin yanımıza girerek :
---Ooooo!!! burada hızlılar var !dediğinde bu şahısın önemli biri olduğunu
anlamış ve daha sonraki diyaloğlardan bu kişinin Kemal PİR olduğunu
öğrenmiştim.
Kendisine atılan
bütün laflara ve sözlü tacizlere rağmen ağır başlılığını ve sessizliğini
koruyordu. Bulunduğumuz yere kısa boylu esmer ve zayıf bir asker daha geldi ve
o da laf atmaya başladı:
---Kemal sen Gümüşhaneliydin değil mi?
---Evet.
---Yani Kürt değilsin öyle mi?
---Evet.
---Peki madem Kürt değilsin ne işin var bu işlerde?
---…………
---Cevap versene !
Kemal yüzünü çevirip:
---Senin kalın kafan bunu anlayabilecek düzeyde değil !
dedi.
---Bak Kemal, Antalya’nın çok güzel sahilleri var. Kadınlar,
kızlar, içki, eğlence dururken yazık değil mi buralarda ömür çürütüyorsun ! boş
bu işler boş !!
Kemal, bir müddet
sessiz bekledi. Ama sözlü tacizler devam ediyordu:
---Oh be kadın, kız, içki, alem, eğlence gibisi var mı?
Bir diğer asker:
---Hayat işte bu ! sahilde kumlar içinde bir elinde içkin,
sevgilinle kumlar içinde doyasıya bir sevişme… aaahhh !!! ulan aaahhh! Ne
güzeldi be !
Askerin bu son
sözü karşısında Kemal sessizliğini bozdu ve yumuşak alaycı bir ifadeyle :
---Merak etme asker bu söylediklerini kız kardeşin
yapıyordur. Dediğinde asker müthiş öfkelenmiş ve Kemal’e saldırmıştı. İçerideki
itişmeyi dış güvenlikten Komando erler gelip ayırdı ve içeride bulunan
askerleri dışarıya çıkardılar.
Bir müddet sonra
isimlerimiz okunup mahkeme salonuna geçtik. Sağa-sola bakmak, izleyici ve
avukatlarla bakışmak yasaktı. Ellerimiz dizlerimizin üzerinde ve sabit bir
noktaya yani mahkeme heyetine bakıyorduk. Mahkeme sonucunda ben ve bir
arkadaşım “Aynı davadan daha önce beraat kararımız olduğu gerekçesiyle” tahliye
edilmiştik. İnanamamıştım. Kendimi rüyada sanmıştım.
Cezaevine geri
getirildik. Tahliyeden sonra en az on gün daha cezaevinde tahliye
kararlarımızın mahkemeden cezaevine gelmesini bekliyorduk. Bu süre bir türlü
bitmek bilmiyordu. Saatler geçmiyor, saniyeler dahi yerinde sayıyordu sanki…
nihayet Cuma günü gece ismim okundu ve hazırlanmamı istediler. Sıraya dizilen
arkadaşlarla vedalaşmak zamanı gelmişti. Bir yandan bu cehennemden kurtulma
sevinci, diğer yandan arkadaşlarımın yüzlerindeki hüzün göğsümün orta yerine
yumruk gibi oturmuştu. Buruk bir sevinçti bu. Arkadaşlarımı işkencede bırakmak,
onların acılarına ortak olamamak suçluluk duygusu gibi beynime ve yüreğimi
örseliyordu adeta… Vedalaşma bittikten sonra dışarıya çıkardılar. Üzerimde
mahkemede giydiğim takım elbise vardı. Çıkarmamı ve çırılçıplak soyunmamı
istediler. Üzerimde bir tek don kalmıştı. Onu çıkarmadım. O sırada blok
onbaşısı asker bulunduğumuz yere doğru geldi:
---Bu ibnenin donunu da çıkarın. Bu şerefsiz götüne pusula
sokup dışarıya çıkarabilir! Dedikten sonra üzerimde bulunan külotu da indirmek
zorunda kaldım. Domaltıp her tarafıma baktılar. Ardında giydiğim takım elbiseyi
paramparça edip kontrol ettiler. Takım elbisem artık giyilebilecek bir halde
değildi. Mecburen üzerimde bir eşofmanla dışarıya çıkacaktım.
İdarenin olduğu
bloka doğru başka koğuşlardan benim gibi tahliye olan on-on beş kişiyle beraber
yüzümüz duvara dönük bir saate yakın bekletildik. Meğer Binbaşı bekleniyormuş
tahliyelerimizi imzalamak için. O gece binbaşı gelmeyince. Tahliyelerimiz
pazartesi gününe kalmıştı. Tahliye olan on beşe yakın kişiyi alıp tecrit
dedikleri hücrelere götürdüler. Pazartesi gününe kadar burada kalacaktık.
Hücreler
daracıktı. Yan yana ve bir sıra boyunca uzanıyordu. İçeride kapısı olmayan,
suyu akmayan bir tuvalet, kokudan ve pislikten geçilmez bir haldeydi. Yerde
paramparça olmuş kirden rengi dahi belli olmayan bir battaniyenin dışında
hiçbir şey yoktu.
Hücredekiler
direnen tutsaklardı. Kürtçe şarkılar ve marşlar gece boyunca söyleniyordu.
Hücreden hücreye sohbetler ve mücadeleyi anlatan ajitasyonlar bize ayrı bir ruh
vermişti sanki…
Sabah elinde
jop ve kalın sopalarla içeriye bir grup asker girdi ve yüksek sesle:
---Aranızda Yahudi varmı? Dedi. Derin bir sessizliğin
ardından yan hücrelerden birinden bir ses geldi:
---Evet ! ben Yahudiyim! Dedi. Hücresini açtılar. Uzun boylu
zayıf ve esmer biriydi. Gerçek ismini çok az insan biliyormuş. Sonradan
öğrendiğimiz kadarıyla kendisine yiğit kişiliğinden dolayı oradaki tutsaklar
Eliyê Yunus diyorlarmış. Bu tutsağı sopa darbeleri ile bayıltıncaya kadar
işkence ettiler. Adamdan bir “Ahhh!” sesi dahi çıkmadı. Sanki cansız bir eşyaya
vuruluyor gibiydi. Bir müddet yerde baygın yattı. Ardından su dökerek
ayılttılar. Gülümseyen bir yüz ifadesi ile önümüzden geçirilip hücresine koyup
gittiler. Oradaki tutsaklardan öğrendiğimiz kadarıyla, Her gün bunlar
oluyormuş. Yani askerler : “Aranızda Ermeni var mı?” dediğinde Eliyê Yunus
çıkıp : “Ben Ermeniyim!” diyormuş. “Aranızda Kürt var mı?” ya da“Alevi var mı?” veya “Süryani, Asuri, Keldani,
Komünist var mı?” dediklerinde Eliyê Yunus ortaya çıkıp “Ben Aleviyim!, ben
Süryaniyim!, ben Asuriyim!, ben Keldaniyim!, ben Komünistim!” diyormuş. Her
seferinde “Ahh !” bile demedenişkencenin
ve vahşetin akıl almaz yöntemleri bedeninde deneniyormuş.
Öteki gün
günlerden Pazar… askerler, üzerlerinde eşofmanlarla bulunduğumuz yere geldiler.
Bu kez :
---Aranızda sünnetsiz olan var mı? dediklerinde. Eliyê
Yunus’un bildik aşina sesi tekrar duyuldu.
---Evet ben varım ! dediğinde askerlerden biri:
---Yalan söyleme lan sen sünnetsiz değilsin ! dedi.
Eliyê Yunus :
---Tamam siz tanışıyorsunuz ama belki aranıza yeni
katılanlar var onlar henüz tanışmamışlardır diye söyledim. Dediğinde bütün
hücreleri tutsakların kahkahaları sarmış ve askerler gerisin geriye
gitmişlerdi.
Pazartesi günü
gece askerler bizi tekrar idarenin olduğu bloka götürdüler. Tahliyelerimiz
imzalanmıştı bu kez. Esat Oktay Yıldıran zebanisinin uzunca bir nutkundan sonra
toplu olarak İstiklal Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi okutulup dışarıya
doğru götürüldük. İçimde bir korku ve endişe vardı. Çünkü tahliye olup cezaevi
kapısından tekrar sorguya alınanları duyuyorduk. Nihayet kalabalık bir insan
grubunu cezaevinin kapısında beklediğini gecenin karanlığında fark ettiğimde
sevinmiştim. Ağabeyim ve annem bekliyorlardı. Benimle aynı davadan yargılanıp
tahliye olan Kızıltepeli bir arkadaşımla beraber anneme ve ağabeyime sarılıp
telaşlı bir şekilde oradan uzaklaşmak istedim. Ağabeyime: “Çabuk bir taksi tut
hemen uzaklaşalım buradan” dedim. Ağabeyim taksiyi tutup bindiğimizde bile
kendimi güvende hissetmiyordum. Bir ara ağabeyim bana: “Dönüp cezaevine
dışarıdan bir baksana” dediğinde ben bir türlü dönüp de bakamadım.
Eve vardığımızda
bütün aile beni bekliyordu. Babamın sorularına cevap verirken “Komutanım” demem
herkesi güldürüyordu. O gece banyodan sonra deliksiz bir uyku çektim. Sabah
babam namaza kalkıp sobanın üzerinde abdest için ısıtılmak üzere bıraktığı
ibriği aldığında çıkan sesi ben koğuş kapısının açılırken çıkardığı ses sandım
ve sıçradım, ardından avazım çıktığınca bağırıp: “Beşinci koğuş emir ve
görüşlerinize hazırdır komutanııımmm!!” dediğimde bütün aile sesime uyanmıştı.
Ağabeyim ve yengelerim gülmüştü ancak, babamın salonda anneme kürtçe :
---Welle Xanım Ezo din buye. Wi din kırın û bı ser me şandın
! (Walla hanım bizim Ezo delirmiş, onu delirtip üzerimize attılar) dediğinde bu
kez bizim evde kahkaha tufanı kopmuştu.