Burası Diyarbakırdır

Diyarbakır’ı anlatmak kolay değildir. Çünkü bu şehir sadece taşla, sokakla, surla anlatılmaz. Diyarbakır biraz sessizliktir… biraz yaradır… biraz da inatla ayakta kalmaktır.

Bir sabah Sur sokaklarından geçerken taş duvarların size baktığını hissedersiniz. Bin yıllık bir bakış vardır o duvarlarda. Nice devlet görmüş, nice savaş atlatmış, nice ağıt dinlemiştir bu şehir. Ama hâlâ ayaktadır. Çünkü Diyarbakır yıkılmayı değil, direnerek yaşamayı bilir.

Bu şehirde insanlar birbirine “nasılsın” diye sormaz sadece… gözünün içine bakar. Çünkü burada acı da ortaktır, sevinç de. Bir evde düğün varsa bütün mahalle oynar; bir evde ölüm varsa bütün sokak susar. İşte Diyarbakır tam da budur: Aynı sofraya oturabilen insanların şehridir.

Dışarıdan bakanlar çoğu zaman Diyarbakır’ı sadece haberlerden tanır. Oysa bu şehir manşetlerden çok daha büyüktür. Sabah ciğer dumanıyla uyanan, akşam dengbêj sesiyle içlenen bir memlekettir burası. Çayın demi kadar koyu sohbetlerin, sıcak ekmek kokusunun, yazın damda uyumanın şehridir.

Diyarbakır’ın insanı sert görünür belki… Ama o sertliğin altında çocuk gibi bir merhamet saklıdır. Çünkü bu topraklarda insanlar erken büyür. Hayatı çabuk öğrenir. Sabretmeyi de bilir, beklemeyi de. Belki de bu yüzden en güzel cümleler burada yarım kalır. Çünkü herkes birbirinin ne demek istediğini zaten anlar.

Ve evet…
Burası Diyarbakır’dır.

Burada tarih sadece müzelerde durmaz. Sokakta yürür. Bir annenin ağıdında, bir çocuğun kahkahasında, yaşlı bir amcanın anlattığı eski hikâyelerde yaşar.

Belki dünyanın en zengin şehri değildir…
Ama ruhu en ağır şehirlerden biridir.

Çünkü Diyarbakır’ın taşı bile hatıra taşır.
Suyu bile geçmişten konuşur.

Ve insan buradan bir gün gitse bile…
Diyarbakır insanın içinden hiçbir zaman gitmez.