Taşın Dile Geldiği Yer: Kadim Diyarbakır

Bazı şehirler vardır, sadece sokaklarından geçmezsiniz; o sokaklar sizin ruhunuzdan geçer. Diyarbakır tam da böyle bir yerdir. Kapkara bazalt taşlarına sinmiş binlerce yıllık yaşanmışlık, sizi karşıladığında sadece bir şehre değil, adeta bir zaman tüneline girdiğinizi hissedersiniz.

Diyarbakır denince akla önce o devasa Surlar gelir. Çin Seddi’nden sonra dünyanın en uzun ve en görkemli savunma hattı olan bu taş kuşak, şehri bir ana gibi kucaklar. Ama bu taşlar soğuk değildir; her bir burcunda bir medeniyetin ayak izi, her bir kitabesinde bir hükümdarın mührü vardır. Keçi Burcu’na çıkıp uçsuz bucaksız Hevsel Bahçeleri’ne baktığınızda, Dicle Nehri’nin neden bin yıldır bu topraklara hayat verdiğini anlarsınız.

Şehrin kalbi ise Ulu Cami’de atar. Anadolu’nun en eski camilerinden biri olan bu yapı, sadece bir ibadethane değil; huzurun, tarihin ve farklı kültürlerin harmanlandığı bir meydandır. Hemen yanı başındaki Cahit Sıtkı Tarancı ve Ahmed Arif gibi edebiyat devlerinin evleri ise bize bu şehrin sadece taşla değil, şiirle ve sanatla da yoğrulduğunu fısıldar.

Diyarbakır’ı sadece görmek yetmez; onu duymak, koklamak ve tatmak gerekir. Bir dengbejin sesindeki o yanık feryatta Mezopotamya’nın acısını ve sevincini bulursunuz. Daracık küçelerinde (sokaklarında) kaybolurken burnunuza gelen taze ekmek ve baharat kokusu sizi bir ciğerci dükkanına sürükler ki, o lezzet anlatılmaz, yaşanır.

Diyarbakır bir müze değil, yaşayan bir hafızadır. Mezopotamya’nın bu mağrur kenti, misafirperver insanıyla, kadim kültürüyle ve her köşesinden fışkıran tarihiyle bize "insanlığın başladığı yer burasıdır" der. Bu şehri anlamayan, Anadolu’nun kalbini tam olarak tanımış sayılmaz.