“Sözlükte ribâ(faiz) “herhangi bir şeydeki artış ve fazlalık” anlamına gelir. Terim olarak ribâ borç verilen bir parayı belli bir süre sonunda belirli bir fazlalıkla geri almanın veya herhangi bir borç ilişkisiyle doğan ve süresinde ödenmeyen bir alacak için ek vade tanıyıp vade sonunda bu alacağı fazlalıkla tahsil etmenin yahut bu şekilde alınan fazlalığın adıdır. Türkçe’de daha çok faiz kelimesi yaygınlık kazanmış olup genelde ribâ ile eş anlamlı olarak kullanılır. Bu türden şart ve uygulamaları içeren işlemlere de faizli işlemler denir.”[1]
Yüce Kitabımız Kur’an’ı Kerimde, içkide olduğu ribâ(faiz) yasağıda zamana yayılmış ve bu yasak dört aşamada gerçekleştirilmiştir. İslam’ın ilk döneminde Mekke’de nazil olan konuya ilişkin ilk âyette şöyle buyurulmuştur: “İnsanların malları içinde artsın diye faizle her ne verirseniz, Allah katında artmaz. Ama Allah’ın hoşnutluğunu isteyerek her ne zekât verirseniz; işte bunu yapanlar sevaplarını kat kat arttıranlardır.” (Rûm 30/39). Bu âyet bize faizin Allah(cc) katında bereketsiz bir gelir olduğunu ve malı çoğaltmayıp aksine bereketi giderdiğini bildirmiştir. Yukarıdaki âyette her ne kadar faiz yasaklanmamış olsa da zihnen insanları bu kötülüğün yasaklanmasına hazırlamıştır.
Faiz yasağına giden süreçte ikinci mesaj bu defa Medine’de Nisâ sûresinin 160-161. âyetlerinde Yahudiler üzerinden verilmiş ve şöyle izah edilmiştir: “Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah(cc)yolundan alıkoymaları, kendilerine yasaklanmış olduğu hâlde faiz almaları, insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle önceden kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara haram kıldık. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.” Bu âyetlerin bildirdiğine göre Yahudilerin cezalandırılmasına sebep olan kötülüklerden bir tanesinin de yasaklanmış olduğu halde işlenen faiz cürmüdür.
Konumuzla alakalı üçüncü aşamayı oluşturan Âl-i İmrân Sûresi 130. Âyette ise faiz net bir şekilde yasaklanmış ve kurtuluşunda ancak Yüce Allah’ın(cc) koyduğu yasaklara uymakla mümkün olabileceği bildirilmiştir. Rabbimiz mümin kullarını şöyle ikaz etmiştir: “Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.” (Âli İmrân 130) “Müfessirler göre âyette geçen “kat kat” kaydının, faiz yasağının sınır ve şartlarının belirtilmesi amacıyla değil Araplar’ın o günlerde en çok uyguladıkları bir faiz şeklinin açıklanması maksadıyla zikredildiğini kabul ederler (Şevkânî, I, 423-424).”[2]
Dördüncü aşamada inen Bakara sûresinin 275-281. âyetlerinde artık faiz, bir önceki kaydı da taşımaksızın kat’î bir şekilde yasaklanmış, faizde ısrar edenlerin ise Allah ve Resûlü’ne savaş açmış olacakları belirtilmiştir. Bu âyetlerde faizin alışverişten farklı olduğu vurgulanmış, faizin dünya ve âhiretteki kötü sonuçlarına işaret edilmiştir.
Maalesef günümüz dünyasında para, sadece bir araç olmaktan çıkıp çoğu zaman amaç hâline geldi. Kazanmak, daha fazlasına sahip olmak ve bunu en kısa yoldan yapmak arzusu; insanı farkında olmadan adaletsizliğe sürükleyebiliyor. İşte faiz ve tefecilik tam da bu noktada karşımıza çıkan hem bireyi hem de toplumu derinden yaralayan sorunlardan biri olarak duruyor.
İslam dini, ekonomik hayatı sadece kazanç merkezli değil; adalet, merhamet ve paylaşım esaslı bir sistem üzerine inşa eder. Bu nedenle faiz kesin bir dille yasaklanmış, tefecilik ise zulmün açık bir biçimi olarak görülmüştür. Çünkü faiz, emeği değil parayı büyütür; risk almadan kazanç sağlamayı meşrulaştırır. Bu durum güçlü olanı daha güçlü, zayıf olanı ise daha çaresiz hâle getirir.
Tefecilik ise bu çarpıklığın en sert yüzüdür. Zor durumda olan insanlara yüksek oranlarla borç vererek onların çaresizliğinden kazanç sağlamak, dinimizin açıkça reddettiği bir davranıştır. Kur’an-ı Kerim’de haksız kazanç kınanmış, toplumda adaletin ve sosyal dengenin korunması emredilmiştir. Zira bir toplumda ekonomik ilişkiler merhametten uzaklaşırsa, güven de huzur da kaybolur.
Faizin ve tefeciliğin normalleştiği bir düzen, bereketi azaltır. Çok kazanılıyor gibi görünse de gönüller daralır, insanlar arasındaki kardeşlik zedelenir. Oysa İslam, infakı, yardımlaşmayı ve helal kazancı teşvik eder. Borç verirken kolaylık sağlamak, ihtiyacı olana destek olmak büyük bir erdem olarak kabul edilir.
Bugün birey olarak hepimize düşen görev, kazancımızı sorgulamak ve helal-haram hassasiyetini diri tutmaktır. Buda Rabbimizin rızasını kazanmaya ve cennetine nail olmaya vesile olacaktır.