İnsan, yaratılışı gereği değer görmek, sevilmek ve takdir edilmek ister. Ancak bu arayış bazen kişiyi kibir, gurur ve kendini üstün görme hastalığına sürükleyebilir. Hâlbuki İslam'ın inşa etmek istediği şahsiyet, kibirle değil tevazuyla büyüyen; kendini yüceltmek yerine Rabbinin huzurunda aczini bilen insandır. Çünkü gerçek büyüklük, insanların önünde yükselmekte değil, Allah katında değer kazanmaktadır.
Tevazu; alçak gönüllülük, hakkı kabul etmek, insanlara karşı kibirlenmemek ve herkesle insanca ilişki kurabilmektir. Tevazu, insanın kendisini değersiz görmesi değil; sahip olduğu bütün nimetlerin Allah'ın lütfu olduğunu idrak etmesidir. Bu sebeple tevazu, güçlü insanların zayıflığı değil; olgun müminlerin en büyük ahlakıdır.
Kur'ân-ı Kerîm, Allah'ın has kullarını tanıtırken şöyle buyurur:
"Rahmân'ın kulları, yeryüzünde vakarla ve tevazu içinde yürürler. Cahiller kendilerine sataştığında ise 'Selâm' der geçerler." (Furkan, 25/63) Bu ayet, tevazunun sadece dış görünüş değil; yürüyüşe, konuşmaya, öfkeye ve insan ilişkilerine yansıyan bir karakter olduğunu göstermektedir.
Bir başka ayette ise Yüce Allah şöyle buyurur:
"İnsanlara karşı yüzünü küçümseyerek çevirme; yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri sevmez." (Lokmân, 31/18)
İslam ahlakında tevazunun zirvesi hiç şüphesiz Hz. Peygamber'dir. O, insanlığın efendisi olmasına rağmen sade bir hayat yaşamış, fakirlerle aynı sofraya oturmuş, çocuklara selâm vermiş, kölelere dahi değer vermiştir.
Hz. Enes (ra) şöyle anlatır:
*"Resûlullah (sav) hastaları ziyaret eder, cenazelere katılır ve kölenin davetine bile icabet ederdi."*¹
Başka bir hadis-i şerifte ise Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
*"Kim Allah için tevazu gösterirse Allah onu mutlaka yüceltir."*²
Bu hadis, İslam'ın büyüklük anlayışını özetlemektedir. İnsan kendini yükselttikçe küçülür; Allah için alçaldıkça ise gerçek anlamda yükselir.
Ashâb-ı kirâm da bu ahlakı Resûlullah'tan öğrenmiştir. Ömer b. Hattâb (ra), halife olduğu halde omzunda un çuvalı taşımış; Ali b. Ebû Tâlib (ra) halk arasında diğer insanlardan ayırt edilmeyecek kadar sade yaşamıştır. Büyük İslam âlimlerinden Abdullah b. Mübarek, "İlim arttıkça tevazu artar; cehalet arttıkça kibir artar." sözüyle ilim ve tevazu arasındaki güçlü ilişkiye dikkat çekmiştir.
Aslında kibir, insanın Allah karşısındaki konumunu unutmasıdır. Nitekim ilk kibirlenen varlık şeytan olmuş ve:
"Ben ondan (Ademden)daha hayırlıyım." (A'râf, 7/12)
diyerek ilâhî emre karşı gelmiştir. Tarihte nice toplumları yıkan da işte bu üstünlük duygusu olmuştur.
Bugün ailede, iş hayatında, siyasette ve sosyal medyada yaşanan birçok kırgınlığın temelinde de tevazu eksikliği bulunmaktadır. İnsanlar haklı olmaktan çok üstün görünmeye çalışmakta; dinlemek yerine konuşmayı, anlamak yerine yargılamayı tercih etmektedir. Oysa tevazu; insanı küçültmez, aksine güvenilir ve sevilen bir şahsiyet hâline getirir.
İmam Gazâlî, tevazuyu "kişinin kendisini başkalarından üstün görmemesi ve hakkı kim söylerse söylesin kabul etmesi" şeklinde tarif eder.³ Bu tarif, tevazunun yalnızca bir nezaket değil, aynı zamanda hakikate teslimiyet olduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak tevazu; müminin süsü, ilmin bereketi, makamın vakarını koruyan en önemli ahlaktır. Kibir insanı yalnızlaştırırken, tevazu gönülleri birleştirir. Makamlar geçici, servet fanidir; fakat güzel ahlak kalıcıdır. Rabbimiz bizleri, büyüklüğü kendisinde görenlerden değil; büyüklüğün yalnız Allah'a ait olduğunu bilen mütevazı kullarından eylesin.
"Allah'ım! Bizi tevazu ziynetiyle süsle; kibir ve kendini beğenmişlikten bizleri muhafaza eyle. Âmin."
Dipnotlar
Sünen-i Tirmizî, Ahkâm, 38; ayrıca el-Edebü'l-Müfred, nr. 323.
Sahih-i Müslim, Birr, 69 (Hadis No: 2588).
İhyâʾ ʿUlûmi'd-Dîn, III. cilt, "Kitâbü Zemmi'l-Kibr ve'l-Ucb" bölümü