İstanbul’da yaşanan sel felaketi, yalnızca gökyüzünden düşen yağmurun değil, şehirlerin doğayla kurduğu ilişkinin de yeniden sorgulanması gerektiğini gösteriyor.
Yağmur yağdı, sokaklar göle döndü.
Türkiye’nin en büyük metropolü İstanbul, 14 Ekim’de etkili olan şiddetli yağışlarla ağır bir sınavdan geçti. Yollar su altında kaldı, araçlar sürüklendi, ev ve iş yerlerini su bastı. Can kayıpları ve kayıp vatandaşlarla ilgili haberler ise yaşananların boyutunu daha da acı bir şekilde ortaya koydu.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Bir şehir, yağmur yağdığında neden bu kadar çaresiz kalabiliyor?
Elbette doğanın gücünü küçümsemek mümkün değil. Ancak yaşananları yalnızca yağışın şiddetiyle açıklamak da eksik olur. Çünkü bir sel felaketinin ortaya çıkmasında meteorolojik koşullar kadar şehirlerin altyapısı, yapılaşma biçimi ve afetlere hazırlık düzeyi de belirleyici rol oynuyor.
Sel nasıl oluştu?
Selin oluşumunda ilk etken, kısa sürede büyük miktarda yağışın düşmesidir. Normal şartlarda toprağa sızan veya dere yatakları aracılığıyla taşınan yağmur suyu, aşırı yağışlarda mevcut kapasiteyi aşabilir. Sular birikmeye başlar, derelerin debisi yükselir ve su, önüne çıkan alanlara yayılır.
İstanbul’da yaşanan olayda da meteorolojik koşullar önemli rol oynadı. Uzmanların değerlendirmelerine göre Karadeniz’in mevsim normallerinin üzerinde seyreden su sıcaklığı, Balkanlar üzerinden gelen soğuk hava ve poyrazın taşıdığı nem, şiddetli sağanakların oluşmasına katkı sağladı. Beykoz’da metrekareye 230 kilogramı aşan yağış ölçülmesi, tablonun ne kadar ağır olduğunu gösterdi.
Burada önemli bir ayrıntı var: Bir metrekareye 100 kilogram yağış düşmesi, o yüzeyin üzerine yaklaşık 100 litre su gelmesi demektir. Bu miktar geniş alanlarda ve kısa sürede gerçekleştiğinde, suyun tahliyesi son derece zorlaşır.
Betonlaşan şehir, toprağa ulaşamayan su
Meselenin ikinci boyutu ise şehirleşme.
Toprak, yağmur suyunun bir bölümünü emerek doğal bir denge oluşturur. Fakat geniş alanların beton ve asfaltla kaplanması, suyun toprağa sızmasını zorlaştırır. Yağmur suyu yüzeyde daha hızlı hareket eder; yollar, alt geçitler ve düşük kotlu bölgeler bir anda suyla dolabilir.
Dere yataklarının daraltılması, doğal su yollarının yapılaşma baskısı altında kalması ve yağmur suyu tahliye sistemlerinin yetersizliği de riski artırabilir. Elbette İstanbul’daki her su baskınının aynı nedene dayandığını söylemek doğru değildir. Her bölgenin ayrı ayrı incelenmesi, bilimsel verilerle değerlendirilmesi gerekir.
Ancak şu gerçek değişmiyor: Şehirler büyürken doğanın suyu taşıma ve emme kapasitesini hesaba katmak zorundayız.
Altyapı yalnızca görünmeyen borulardan ibaret değildir
Bir kentin altyapısı, çoğu zaman sorun yaşanana kadar gündeme gelmez. Oysa yağmur suyu kanalları, mazgallar, dere yatakları, menfezler ve tahliye hatları şehir güvenliğinin temel unsurlarıdır.
Bu sistemlerin düzenli temizlenmesi ve bakımı önemlidir. Fakat yalnızca mazgalları temizlemek de her sorunu çözmez. Olağanüstü yağışlarda suyun hangi güzergâhtan akacağı, hangi bölgelerde birikeceği ve tahliye sistemlerinin ne kadar su taşıyabileceği önceden hesaplanmalıdır.
İstanbul gibi nüfusu ve yapılaşması yoğun bir kentte, altyapı yatırımları geçmişteki yağışlara göre değil, gelecekte karşılaşılabilecek daha ağır senaryolara göre planlanmalıdır.
İklim değişikliği uyarısını ciddiye almalıyız
Dünyanın farklı bölgelerinde aşırı hava olayları giderek daha fazla tartışılıyor. İklim değişikliği, atmosferin ve su döngüsünün işleyişini etkileyerek bazı bölgelerde şiddetli yağış riskini artırabiliyor.
Ancak tek bir sel olayını yalnızca iklim değişikliğine bağlamak bilimsel açıdan doğru değildir. Bunun için uzun dönemli meteorolojik kayıtların ve bilimsel analizlerin değerlendirilmesi gerekir.
Asıl mesele, riskin büyüyebileceğini bilerek hazırlık yapmaktır. Çünkü afet yönetimi, felaket yaşandıktan sonra suyu tahliye etmekten ibaret değildir. Afet gerçekleşmeden önce tehlikeyi belirlemek, insanları uyarmak ve can kayıplarını önleyecek tedbirleri almaktır.
Peki ne yapılmalı?
Öncelikle sel riski taşıyan bölgeler bilimsel verilerle belirlenmeli, dere yatakları ve doğal su akış güzergâhları korunmalıdır. Yağmur suyu altyapısı düzenli olarak denetlenmeli, ihtiyaç duyulan yerlerde kapasite artırılmalı ve yeni yapılaşma kararları taşkın riski dikkate alınarak verilmelidir.
Meteorolojik uyarılar zamanında yapılmalı, vatandaşlara anlaşılır biçimde ulaştırılmalı ve kurumlar arasında etkili koordinasyon sağlanmalıdır. Alt geçitler, bodrum katlar ve su baskını riski taşıyan alanlar için önceden belirlenmiş acil müdahale planları bulunmalıdır.
Vatandaşların da uyarıları dikkate alması, suyla kaplı yollardan araçla geçmeye çalışmaması ve sel sularına yürüyerek girmemesi hayati önem taşır.
Son söz: Yağmurdan korkmayalım, hazırlıksızlıktan ders çıkaralım
İstanbul’da yaşananlar, yalnızca bu şehrin meselesi değildir. Türkiye’nin bütün büyükşehirleri için önemli bir uyarıdır. Bugün İstanbul’da gördüğümüz tablo, yarın başka bir kentte karşımıza çıkabilir.
Yağmur doğanın bir parçasıdır. Şiddetli yağışları tamamen engelleyemeyiz; fakat etkilerini azaltmak için bilimden, planlamadan ve güçlü bir afet yönetiminden yararlanabiliriz.
Bir şehir yalnızca yüksek binaları, geniş yolları ve kalabalık nüfusuyla güçlü sayılmaz. Asıl güç, en zor hava koşullarında insanlarının canını ve malını koruyabilmesidir.
İstanbul’un yaşadığı bu acı tecrübeden çıkarılacak ders açık: Şehirleri doğaya rağmen değil, doğanın gerçeklerini dikkate alarak kurmalıyız. Çünkü yağmurun ne zaman yağacağını her zaman bilemeyiz ama ona ne kadar hazırlıklı olacağımıza karar verebiliriz.


