USD
00,00
EUR
00,00
USD/EUR
1,000
ALTIN
0.000,00
BİST
0.000,00

Bir Şehrin Sesi, Sokağın Sessizliği

Bir şehri tanımak için bazen tarihi kitaplara bakmaya gerek yoktur.

Bir sabah erkenden sokağa çıkın…

Fırından yükselen ekmek kokusuna, kahvehanenin önünde başlayan sohbete, pazarda tezgâhını açan esnafın sesine, okul yolunda yürüyen çocukların telaşına kulak verin.

İşte şehir tam orada anlatır kendisini.

Diyarbakır da böyledir.

Bu şehir yalnızca surlardan, tarihi yapılardan, geniş caddelerden veya kalabalık meydanlardan ibaret değildir. Diyarbakır’ın asıl hikâyesi, her gün binlerce insanın farkında olmadan yazdığı küçük hikâyelerde saklıdır.

Bir annenin çocuğuna “üşütme” diye tembih etmesinde…

Bir esnafın siftah yapmadan kepenk kapatmak istemeyişinde…

Yaşlı bir adamın kaldırım kenarında oturup gelip geçeni izlemesinde…

Bir öğrencinin sınav sonucunu beklerken yaşadığı heyecanda…

Ve akşam olduğunda evine yetişmeye çalışan insanların adımlarında…

Şehir dediğimiz şey biraz da bunların toplamıdır.

Bugün hayatın hızına öylesine kapılmış durumdayız ki birbirimizi görmeden yan yana geçiyoruz.

Aynı caddede binlerce insan yürüyor ama çoğu birbirinin yüzüne bakmıyor.

Telefonlarımız elimizde, kulaklıklarımız kulağımızda, zihnimiz başka yerlerde…

Oysa şehir bize sürekli bir şey anlatıyor.

Bazen bir kaldırımın bozukluğuyla…

Bazen boş kalan bir dükkânın vitriniyle…

Bazen de çocukların oyun oynayacak alan aramasıyla…

Bunların her biri aslında şehrin bize yönelttiği küçük sorular.

Biz bu şehri ne kadar dinliyoruz?

Bence asıl mesele burada.

Çünkü şehirleri yalnızca binalar büyütmez. İnsanların birbirine karşı duyduğu sorumluluk büyütür.

Bir esnaf müşterisine güler yüz gösterdiğinde şehir biraz daha güzelleşir.

Bir sürücü yayaya yol verdiğinde şehir biraz daha yaşanabilir hale gelir.

Bir vatandaş yere çöp atmadığında, bir başkası yaşlı birine yardım ettiğinde, bir genç toplu taşımada yer verdiğinde aslında hepimiz görünmeyen bir şey inşa ederiz.

Şehrin kültürünü…

Diyarbakır’ın en büyük zenginliklerinden biri de tam olarak budur.

Yüzyıllardır farklı hayatların, farklı hikâyelerin ve farklı insanların yan yana yaşadığı bu şehir, bize birlikte yaşamanın ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor.

Elbette sorunlarımız var.

Trafik var, ekonomik sıkıntılar var, işsizlik var, çevre sorunları var, eğitimden sağlığa kadar çözülmesi gereken pek çok mesele var.

Ama bir şehri sevmek, onun sorunlarını görmezden gelmek değildir.

Tam tersine…

Şehri sevmek, eksiklerini söyleyebilmektir.

Eleştirmek yıkmak değildir.

Doğruyu söylemek düşmanlık değildir.

Sorunları dile getirmek, şehrin geleceğine sahip çıkmanın bir biçimidir.

Bugün Diyarbakır'a baktığımızda yalnızca bugünü değil, yarını da düşünmek zorundayız.

Çünkü bizden sonra bu sokaklarda çocuklarımız yürüyecek.

Bizim bugün verdiğimiz kararların sonuçlarını onlar yaşayacak.

Belki de bu yüzden artık “Ben ne kazanacağım?” sorusundan biraz uzaklaşıp “Bu şehir ne kazanacak?” sorusunu daha fazla sormamız gerekiyor.

Çünkü şehirler makamlarla değil, hafızayla büyür.

Ve Diyarbakır'ın hafızası çok güçlüdür.

Bu şehrin taşları konuşur.

Sokakları hatırlar.

İnsanları unutmaz.

Şimdi bize düşen, bu büyük hafızaya yeni ve güzel hikâyeler bırakmaktır.

Daha temiz sokaklar…

Daha güvenli caddeler…

Daha yaşanabilir mahalleler…

Daha umutlu gençler…

Daha mutlu çocuklar…

Ve birbirine biraz daha fazla selam veren insanlar…

Belki de ihtiyacımız olan büyük değişim tam olarak budur.

Bazen bir şehri değiştirmek için büyük sözlere gerek yoktur.

Birbirimize yeniden insan gibi bakmamız yeterlidir.

Çünkü şehir dediğimiz şey taş ve betondan önce insandır.

Ve bir şehrin geleceği, aslında her sabah sokağa çıkan insanların yüzünde yazılıdır.