Hayat, Acele Etmeyenler İçin de Güzel

Sabahın erken saatlerinde uyanan bir şehir vardır. Henüz korna sesleri başlamamışken, sokaklar kendini dinler. Fırından çıkan ekmeğin kokusu, kaldırıma düşen ilk güneş ışığı ve dükkân kepenklerinin yarım aralığı… Hayat, en sade hâliyle o an görünür olur.

Biz çoğu zaman bu anları kaçırıyoruz. Bir yerlere yetişme telaşı, ekrana düşen bildirimler, yarım bırakılan cümleler… Oysa hayat, bağırarak değil; fısıldayarak konuşur. Dinlemek isteyen için.

Bir çay bardağının buğusunda bile anlatacak çok şeyi vardır bu memleketin. Aynı masada susarak oturabilen insanların dostluğu, kapı önünde oynayan çocukların kurduğu hayaller, bir esnafın “sonra verirsin” diyen bakışı… Bunlar haber olmaz belki ama hayatın kendisidir.

Bazen durup düşünmek gerekir: En son ne zaman acele etmeden yürüdük? Bir sokağı baştan sona, sadece bakmak için geçtik mi? Bir ağacın gölgesinde oturup, hiçbir şey yapmadan durabildik mi?

Mutluluk, çoğu zaman büyük hedeflerin sonunda değil; küçük anların içinde saklıdır. Akşamüstü eve dönerken gökyüzünün rengi, bir dosttan gelen beklenmedik mesaj, uzun zamandır dinlemediğimiz bir şarkının radyoda karşımıza çıkması… Hayat, bize sürekli göz kırpar ama biz çoğu zaman başka yöne bakarız.

Belki de mesele daha fazlasını istemek değil, olanı fark edebilmektir. Aynı şehirde yaşayıp farklı hayatlar süren insanlar var. Kimisi her günü yük gibi taşır, kimisi aynı günün içinden bir hatıra çıkarır.

Güzel olan şudur: Hayat, hâlâ iyiliğe açık. Hâlâ gülümsemeye, selam vermeye, paylaşmaya karşılık veriyor. Küçük bir nezaket, beklenmedik bir anda büyüyebiliyor.

Bu yüzden bazen yavaşlamak gerekir. Kendimize yetişmek için. Çünkü insan, en çok kendini geride bırakınca yoruluyor.

Belki bugün, her zamankinden biraz daha az konuşup biraz daha çok hissederiz. Belki acele etmeden bakarız etrafımıza. Hayatın bize anlatmak istediği şeyi, bu kez gerçekten duyarız..