Dünya değişiyor.
Şehirler büyüyor, binalar yükseliyor, insanlar kalabalıklar içinde yalnızlaşıyor. Teknoloji gelişiyor ama birçok yerde insanlar birbirinden uzaklaşıyor. İşte tam da böyle bir dönemde Diyarbakır'ın hâlâ kaybetmediği bir şey var: İnsan sıcaklığı.
Bugün herhangi bir mahallede yürüyün. Bir esnafın dükkânına girin. Çarşıda yaşlı bir amcayla sohbet edin. Daha birkaç dakika geçmeden kendinizi yabancı hissetmemeye başlarsınız. Çünkü Diyarbakır'da insanlar arasında görünmeyen ama güçlü bağlar vardır.
Bu şehir bazen eleştirilir. Trafiği konuşulur, eksikleri anlatılır, sorunları gündeme gelir. Ancak çoğu zaman gözden kaçan bir gerçek vardır; Diyarbakır sadece yolları, binaları veya kurumlarıyla yaşayan bir şehir değildir. Bu kenti ayakta tutan şey insanının karakteridir.
Burada paylaşmak hâlâ kıymetlidir. Bir komşunun kapısını çalmak için randevu almaya gerek yoktur. Bir dostun derdi duyulduğunda telefon açmak değil, kapısına gitmek makbuldür. Çünkü Diyarbakır'da dostluk, sosyal medyada beğeni bırakmaktan ibaret değildir.
Belki de bu yüzden bu şehirden ayrılanlar yıllar geçse de özlem duyar. Çünkü insan doğduğu yeri değil, kendini ait hissettiği yeri özler. Diyarbakır da insanına tam olarak bunu verir; aidiyet duygusu.
Bazı şehirler büyüktür ama ruhsuzdur. Bazı şehirler gelişmiştir ama samimiyetini kaybetmiştir. Diyarbakır ise tüm değişimlere rağmen hâlâ insan kalabilmeyi başaran şehirlerden biridir.
Ve belki de bu kentin en büyük zenginliği ne tarihi surlarıdır ne de meşhur lezzetleri...
En büyük zenginliği, hâlâ birbirine "Nasılsın?" diye soran insanlarıdır.Bu köşe yazısı klasik "surlar-ciğer-tarih" anlatımından uzak, daha çok Diyarbakır insanının karakteri ve şehir ruhu üzerine kuruludur. Gazete köşesinde oldukça doğal durur.