<div>Bazı şehirler vardır; yalnızca sokaklarıyla, caddeleriyle değil, yaşanmışlıklarıyla konuşur. Diyarbakır da onlardan biridir. Taşında tarih, insanında hikâye vardır. Ama son yıllarda bu şehirde en çok eksik olan şey, ne yol ne bina ne de yatırım… Eksik olan şey <strong>vicdandır</strong>.</div> <div>Günlük hayatın telaşı içinde kimsenin kimseye bakmadığı bir zamandayız. Aynı kaldırımda yürüyüp aynı soğuğu iliklerimize kadar hissettiğimiz halde, birbirimizin yükünü görmezden geliyoruz. Oysa bu şehir, yük taşımayı bilen insanların şehridir. Sabırla, inatla, sessizce…</div> <div>Bugün sabah işe giderken üst geçitte kayıp düşen bir yaşlıyı gördük. Akşam evine ekmek götürmeye çalışan bir emekçinin donmuş ellerine tanık olduk. Ama çoğumuz kafamızı çevirdik. Çünkü alıştık. Alışmak, insanın kendine yaptığı en büyük kötülüktür.</div> <div>Bir şehirde adalet yalnız mahkeme salonlarında aranmaz. Adalet, sokakta başlar. Üst geçitte buz tutmuş basamakta, karanlıkta bırakılmış bir mahallede, sesi duyulmayan bir çocuğun gözlerinde başlar. Eğer orada yoksa, en yüksek binalar da boşuna yükselir.</div> <div>Diyarbakır uzun zamandır iki ayrı şehir gibi yaşıyor. Bir yanda sıcak evler, aydınlık vitrinler; diğer yanda soğuğa, yoksulluğa ve yalnızlığa terk edilen insanlar. Bu ayrım, ne haritada çizilir ne de resmi kayıtlara geçer. Ama her sabah aynaya baktığımızda yüzümüze vurur.</div> <div>En acısı da şudur: Bu tablo artık kimseyi şaşırtmıyor. Oysa şaşırmamak, kanıksamaktır. Ve kanıksamak, çöküşün sessiz adıdır.</div> <div>Gazetecilik sadece olup biteni yazmak değildir. Bazen yazdıklarımız, toplumun yüzüne tutulmuş bir aynadır. O aynaya baktığımızda gördüğümüz şey hoşumuza gitmeyebilir. Ama kırmak yerine yüzleşmek gerekir. Çünkü sorunları görmeden çözmek mümkün değildir.</div> <div>Bu şehir defalarca ayağa kalkmayı başardı. Yıkımdan, acıdan, kayıptan… Bugün de başarabilir. Ama bunun için önce şunu sormalıyız kendimize:<strong>“Ben bu şehir için ne yaptım?”</strong></div> <div>Sosyal medyada paylaşılan bir cümle mi? Kısa bir öfke patlaması mı? Yoksa gerçekten elini taşın altına koymak mı?</div> <div>Unutmayalım; şehirler yöneticilerle değil, insanlarla ayakta durur. Bir kentin kaderini, en çok o kentte yaşayanların sessizliği belirler. Sessiz kaldıkça, sorunlar büyür. Konuştukça, yazdıkça ve sahip çıktıkça ise umut filizlenir.</div> <div>Belki her şeyi düzeltemeyiz. Ama görmezden gelmeyerek başlayabiliriz. Çünkü bazen bir şehri kurtaran şey, büyük projeler değil; <strong>küçük bir vicdan hareketidir</strong>.</div> <div>Ve Diyarbakır, hâlâ vicdanını hatırlayacak kadar güçlü bir şehirdir...</div> <div></div>